Similia Similibus Curantur

BİR İYİLEŞME ÖYKÜSÜ

İyileşmek İçin Her zaman Bir Yol Vardır

Yazan: Figen Yavuzbarut

Bir sonbahar günü doğdum. Bu günden biraz daha serin, daha kapalı bir günde, sobalar yanmaya başlamış bile olabilir hatta. Nedeni bu olsa gerek sırtımda ince bir hırka ile dökülen yapraklar altında bahçemde dolaşmayı sevmemin. Renklerimi hep sarı, kırmızı ve turunculardan seçmemin…

Sevgili annem o zamanlar için biraz geçkince bir yaşta, diğer çocukları yuvadan uçunca arkadaş olayım diye istemiş doğmamı. Zayıf, narin, hastalıklara meyilli bir kız çocuğu olunca yaşının geç olmasına yorup biraz da suçluluk duymuş boşuna. Devamlı ateşlenen, yedirdiklerini bir türlü yutamayan, yuttuklarını kusan, süte alerjisi olan, en kötüsü öksürüğü hiç eksik olmayan bir çocuk olarak buldum kendimi.

Okula başladım, çantamı bir yıl anneciğim taşıdı. Öksürmekten, kusmaktan gelişemediğim gibi, sırt çantaları da yok ki o zaman takalım. Okul servisi denilen şey ise henüz icat edilmemiş. Annemi bir karış suratla takip ederdim utançla. Bir büyük sınıftan öğrencinin şu suratsız, hiç konuşmayan kıza sinir oluyorum dediğini hala unutamadığım için bir gün bir yerlerde rastlaşıp nasıl geveze, şakacı, öksürmeyi unutan biri haline geldiğimi anlatmak istiyorum. Bakarsınız bu köşe vesile olur beni tekrar hatırlamasına.

Bu korkak, konuşmaktan çekinen, kuru öksürüğüyle en çok annesini ve öğretmenini, çok sonrada sevgili eşini üzen,  rahatsız eden kızın en önemli şansı çocuk doktoruydu. Bu durumun bronşite, astıma belki de daha büyük rahatsızlıklara dönüşmemesinin sebebi İzmir’in sevgili çocuk doktoru rahmetli Ziya Bey diye düşünürüm hep.  O sakin ve kibar sesiyle, bırakınız efendim öksürsün, demek ki içinden atmak istediği bir şey var, atamıyor, bir türlü derdi. Bırakın o zamanın antibiyotiklerini öksürük şurubunu bile zararlı diye vermezdi. Buhar banyosu yaptırırdı bol mentollü.

Öksüren kız büyümeye başladı. Lise ve üniversite yılları öksürükle beraber sol göz kapağında düşmeler başladı. Güzelliğimi de etkilemeye başlayınca o hastane senin bu hastane benim şehir şehir dolaşmalar başladı. Bir büyük hastanede konan teşhise göre, hastalığın adını dahi anmak istemiyorum, bir seneye kalmaz tüm kaslarım eriyip yerlerde sürünebilir veya bir gün yemek yerken boğulabilirmişim. Ağlaya ağlaya eve nasıl vardığımı hatırlayamıyorum.

Tahlillerde, ilaç denemelerinde zehirlenmeler, boğazıma derinden bakmak isteyen doktorları öğürme reflekslerimle beraber aniden itip düşürmeler, eniştemin karnabahar ve lahana iyi geliyormuş demesi ile dönümlerce tarla lahana ve karnabahar yemeler başıma gelen üzücü ve komik hikayeler.. Hiç unutamadığım olaylardan bir tanesi ise boğazıma takılan bir elma parçasından dolayı yine sevgili eniştemin elinde bir bıçakla aort damarımı kesip beni ölümden kurtarmak istemesi ve elmanın korkudan fırlayıp onun suratına yapışmasıdır.

Biliyorum ki insanların canını acıtan, yataklara düşüren daha nice kötü hastalıklı durumlar var. Ama iğne kimin eline batarsa onun elini acıtıyor ne yazık ki. Başkasının halleri düşünemiyor insan kendi derdi ile uğraşırken.

Bir gün geldi öksürüğüm geçti hem de öyle böyle değil tamamen geçti.. Benim için harika ama çevremdekiler için nasıl bilmem, çenem hiç durmaksızın açıldı, geveze oldum çıktım. Huyum değişti, korkularım beni terk etti. Utangaçlık gitti, yüzüm daha çok gülmeye başladı, söylersem darılırlar mı, üzer miyim kaygısı bitti. Gerektiğinde hayır, istemiyorum diyebilmeyi öğrendim. Rahmetli doktorum Ziya Bey’in bırakınız içinden atsın dediği şeyleri konuşabildiğim için öksürmüyorum artık. Yıllardır biriktirdiklerim içinde baş yeri tutan kilolarım gitti. Giden ve onun yerine gelen daha birçok güzellik var ama yinede işin başındayım. Her şeyi bir anda bitirebilmek bu yaşta o kadar kolay olmuyor elbette.
Nasıl mı bitti? Homeopati geldi. Nasıl geldi? O da ayrı bir hikaye!

Sevgili Homeopati danışmanım aynı zamanda hocam Çiğdem Hanım bana huyu ile suyu ile tıpatıp benzeyen bir benzerimi verdi. Homeopati bu, benzer benzeri ile iyileşiyor. Hem de doğadan. Ne varsa ademde, hepsi var alemde hesabı ile.

Afrika ‘da yaşayan bir yılan aynı bana benzermiş. Organlarının hepsi solda imiş, benim ağrılarımın hepsinin solda olması gibi. Kıskanırmış eşini, aynı benim gibi. Boğazında kalır yavaş yavaş indirirmiş fareyi, benimde yutamadığım zaman ellerimle boğazıma vurup, boğazıma fular dahi takamadığım gibi. Sıcak sevmez, geceleri çıkar, soğuk topraklarda saklanırmış, kaloriferli evlerde sıcaktan boğulup kendimi balkona attığım gibi. Geceleri severmiş çok, benimde geceleri okumaktan, gezinmekten yatamadığım gibi. Say say bitiremem benzerliklerimizi.

Birlikteliğimiz öyle uydu ki bu Lachesis denilen yılanla, zehrinden yapılan Homeopatik ilaç bana hayatımı yeniden verdi. Bir daha doğdum sanki. Benzer benzeri aldı, söktü benden, yok etti.

Kolay mı oldu derseniz, hayır olmadı. İlacı aldım. Bırakınız yemekten, içmekten sonra, her dakika öksürür oldum. Bir gün bir uyandım yok. Öksürük o gün gitti. Bir daha da hiç gelmedi. Yıllardır buz bile yesem boğazım şişmiyor, öksürmüyorum. Sanırım iki ay tüm yaşamda öksüreceğim kadar öksürüp bitirdim.

Danışmanım uyarmıştı hasta olarak, hoca olarak da derste anlatmıştı. Kişiye bağlıdır her şey. İlaç sana özel, değişimler, iyileşmeler sana özel. Agrevasyon yaparsa bilki iyi geliyordur. Hastadan hastaya değiştiği gibi aynı kişide hastalıktan hastalığa göre bile değişir. Bilmemiz gereken aynı parmak izimiz gibi hiç kimseden bir tane daha yok. Homeopatlar her hastasını bir farklı sanat eseri gibi iyileştirir. Bilir ki hep farklı olacak…

Artık bende biliyorum. Çünkü bende bir Homeopati danışmanı oldum. Tüm ailem, arkadaşlarım benimle beraber iyileşmeye, hayatını değiştirmeye devam ediyor. Ailemin yanı sıra bana danışarak iyileşme yolunda bulunan, mutlu olan her kişi bana daha da mutluluk katmakta. Kendimi sürekli yeniden keşfediyorum. Hayatıma girebilecek hastalıkları önlerken, iyileşmelere aracı olurken her gün kendime, aileme ve bana bu yolu açan herkese ve hayata şükranlarımı sunuyorum.